Bencillik ne kadar da kaplamış bedenimi. Düşündüğüm tek şey kendi mutluluğum. Yardımlarım bile içimi rahatlatma amaçlı. Bir elimle veriyorum ama asıl alan benim…
Kendim için arıyor kendim için yanıyorum, aslında bu yüzden yanlış yapıyorum. Bulmamam gereken şeyleri arıyorum, bencilliğime yakıt olacak şeylerden kaçmak yerine onları çağırıyorum…
Bencilliğin bir miktarı yaşamanızı sağlar belki, fakat aşırı kaçan her damlası çevrenizdekileri öldürür. Üç kuruşluk nefesiniz için değer mi başkalarının acı çekmesine? Herkes kendini kral zanneder de kimse çıkıp söylemez herkesin bir kuldan ibaret olduğunu… Ben söylüyorum işte, unutmayın, hiç birimiz vazgeçilmez değiliz.
Engin okyanuslardan uzanıp geliyor bir dalga, mesafeleri aşıp da kıyıya yanaşıyor aldırmaksızın sert esen rüzgara. Tek bir dokunuşu ile kayanın tenini okşuyor üzerinden kopardığı taneleri alıp götürerek. Bir kabuklunun midesine taşıyor akıntılar kum tanelerini, ağır bir sürecin ardından birer inci olmak istiyor hepsi de…
Her kum tanesine nasip olmaz inci olmak, uzun yollar katetmek ve yüksek basınçlara dayanabilmek gerek bunun için. Herkes dayanamaz bu yolculuğa, bazısı pes eder yarı yolda, bazısı da cüret edemez bir türlü başlamaya. Ama yürüyen için farklıdır yol, yürünen yol daha bir farklı davranır yolcusuna. Dikenler olur elbet yolda, taşlar, kazıklar ve yangınlar; ama esas bunlardır inciyi bir arada tutanlar…
Arada bir başını kaldırıp da gittiğin yere bakmakta da fayda var elbet, sonra gözlerini karanlıkta açmak istemezsin. Yola fazla odaklanıp da gittiğin yeri unutmak pek akıllıca değil, sonuçta esas ulaşılmak istenen yolun götürdüğü yer. Gitmeye çalıştığın yer gitmek isteğin yerse eğer yürümeye devam, yoksa pusulamız ve haritamız ne güne duruyor?
kapılarını bu kadar kapatma da sana ulaşabilelim, yoksa nasıl bulacaksın O insanı?
Hmm, hangi kapı kapalıymış ki anlamadım, eve geldiyseniz şu an yurtta olduğumdan kapıyı açamamış olabilirim :)
İnternet insanı medyatik olacağım diye düşünmeden hareket etmeyi bir prensip olarak benimsemiş. Yapan insanlara karşıtlıklarını göstermek için yapılan her işin karşısında yer alıyor sebep sormaksızın. Hükumet dini mi destekliyor, karşılarında yer alabilmeniz için dinsizliği öneriyorlar size, insanlar üzerinden seçim yapmak kolay ne de olsa. Şu kaka, bu cici diye anlatmışlar yolun başında, siz de ona göre yerlerinizi almışsınız. Anlıyorum düşünmek zor geliyor, ama arada bir zorlasanız mesela?
Mesele kürtaj, terim olarak cerrahi müdahale ile ceninin alınması, tabi alınınca yaşatılabileceği bir ortama koyulamıyor mevcut teknoloji ile; geç alımlarda ise cenin parçalanarak çıkartıldığı için bu mümkün değil. Mecburen öldürülüyor yani. Yeni bir şey sanıyor bunu bizim cahil halk, yoksa epey geçmişi olan bir kavram bu, 5. yy’a kadar yazılı kaynaklarda yer edinmiş hatta. Metotlar farklı tabi ama amaç aynı, istenmeyen çocuğun terk edilmesi… Çocuğun istenmiyor oluşunun bir çok sebebi olabilir tabi, kişi keyfiyen de istemiyor olabilir. Asıl mesele yapılanlarla ilgili, istenmeyen bir insanın öldürülmesi devlet tarafından yasal kabul edilmeli mi sorusuna bir cevap arıyoruz…
İnsan kavramına yoğunlaşıyor bazıları ve cenini insan kabul etmiyorlar, bazı evreler için haklı da olabilirler, bizim sokakta gezinen insanlar gibi bir insan değildir cenin. Ama bir de öbür ucu var bu değneğin, cenin bir hücre de değildir, insan olma potansiyelini sonuna kadar taşıyan bir organizmadır. Kumsaldaki bütün karetta karetta yumurtalarını parçalayıp da onların zaten kaplumbağa olmadıklarını mı savunacaksınız? Haklısınız onlar kaplumbağa değil, yani henüz…
Dilersen öldürebilirsin fakat bu hususta devletin desteğini veriyor olması hiç hoş bir şey değil, ben şahsen vergilerimin böyle bir işe alet olmasını istemezdim. Diğer bir görüş de devletin kadın bedenine el uzattığına dair bir teori üretmiş, hoşgeldiniz efendim ama sanırım haberiniz yoktu, çok severek kurduğunuz devletler vatandaşları üzerine hak sahibidir, yoksa erkekler enayi mi de devlet onları telef olsunlar diye askere gönderirken seslerini çıkartmıyorlar? Zihninize kadar kendi olgularını size yedirmeye çalışan bir devletin beyin kıvrımlarınızla flört etmesine karşı çıkmayacaksınız da karnınızdaki çocuğu sizin yerinize almıyor oluşuna kızacaksınız. Bu arada yapacağı değil de yapmayacağı bir şey söz konusu burada devletin, tam tersi bir şekilde tarihte olduğu gibi anaların karnındaki çocuklara kastetmeye çalışan bir uygulama değil yani, sadece yaptığınız şeyin yasallığını kaldırıyor, yaptığınız şeyin devlet memurları tarafından devlet adına yapılmasını engelliyor. Eroin yasal değil diye eroin kullananlar olmayacak değil ya…
Diğer bir görüş de bu konuda neden hep erkekler konuşuyor, kadınlara has bir konu demiş. Ben pek anlamıyorum biyolojiden ama kadınlar tek başlarına doğuramıyorlar diye biliyorum, bu bebek işi iki kişilik olsa gerek. Aslında burada başka bir sorun daha var, modern aile yapısında anne ve baba birbirine destek değil de köstek olmak üzere yapılanmış durumda, yoksa her an birbirinin elini tutan bir anne-baba böyle sözler etmez. Allah aşkına siz sevişirken “ellerini vücudumdan çek” diyen bir çiftin ne kadar aile olduğunu söyleyebilirsiniz, bir bütün olamamışlardır ve yazıktır. Neyse konuyu saptırmadan geri dönüş yapacak olursak erkeklerin de söz hakkı yok mudur, beraber değil miydik bu yolda?
Siz yaptınız ve oldu değil mi? Pek sanmıyorum, bu işin zorluğunu isteyip de sahip olamayanlar bilir. İki hücrenin birbirini bulup da bir insana dönüşme sürecini öylesine hafife alıyorlar ki, böylesine bir mucizeyi eliyle iten kişilere pek lafım yok zaten. Bebek yaptık ve olduk meselesi değildir, bir nevi size verilen bir lütuftur ve kimsenin doğacak bir çocuğu çeşitli bahaneler öne sürerek öldürmeye hakkı yoktur. Siz dilerseniz öldürürsünüz, bütün öldürmelerde sorumluluk şahsa aittir, devlet desteğiyle ölüm en büyük devletsizliktir. Mesela askerler de devlet adına öldürmezler, öldüremezler; emri devlet verir ama öldürmek şahsidir, bunu öldürmeden bilemezsiniz. O yüzden eli silah tutanlar kurşunu sıkmadan önce iki defa düşünmeli, kesilen başların sorumluları cellatlardır, emir kulu olduklarını bahane edemezler.
Bu işi savunanların öncülerini çok sevecen ve anaç insanlar sanıyorsunuz galiba? Ama değiller, beyaz saçlar altından kara kara sırıtan kişiler genelde ve yine benim hitap alanımın dışında. Analık gurur duyulacak bir şeydir ve gururunuzu ayaklar altına atmayın lütfen, biz de isterdik doğurabilmeyi ama bu size verilmiş bir yetenek, yardım etmeye çalışmaktan fazlası gelmiyor maalesef elimizden.
Bir de çok kısa bahsedelim ama olayı bir cinsellik mevzusu sananlar da olmuş, güldürmeyin lütfen bu bir nesil meselesidir ve insan neslinin tek üreme yolu hakkında atıp tutarken insan biraz daha düşünmelidir.
Doğum ne zor olsa gerek… Ama doğduktan sonra pişman olana da rastlamadım.
(via pamukcuceyiyediprensesler & videohall)
Ne yapsam diyor ya insan bazen, işte size yapılabilecek güzel şeylerden bir enstantane paketi:
Ve unutmayın, bunlar yapabilecek olduklarınızın binde biri bile değil… Gerçekten yapılacak ne çok şey var şu hayatta ^_^
Bir diziye daha hoşçakal yaşları dökerken tekrardan fark ettim ki ayrılıkların insanı değilim ben. Bizim milletin erkek adam ağlamaz sözüne da hiç katılmıyorum, erkek adam yeri geldi mi öyle bir ağlar ki hanımlara taş çıkartır. Tabi hemen kendimle ufak bir monoloğa girip ayrılık listesi çıkartayım dedim. Yirmibirbuçuk yıldır nelerden ayrılmışız bakalım…
Mesela epey küçükken bir süreliğine annem ve babamdan ayrı kalmışım anneannemlerin yanında kalmak üzere. Geçici bir ayrılık tabi aslında onu listeye katmayabilirdim, ama ayrılıkların çoğu geçici değil midir zaten? Sonra anaokulunun bitişi var, ben iki yıl okuduğum için kıdemli sayılırım :) İki yıl aynı sınıfta okuyup da “Anne ben hiç sınıf atlamayacak mıyım?” sorusu üzerinde bırakmışım anaokulunu, tabi orada pek arkadaş ortamı yoktu, daha çok etkinlikler üzerine kuruluydu hayat. Ama birkaç isim var aklımda kalan, bir tanesi sürekli yüzümü tırmalayan bir arkadaş, diğer ikisi de sevdiğim insanlar.
Sonraki perdede ilkokul ayrılıkları var. Irmak’ın gidişi var mesela, bir dönemin sonu geliyor, tatil araya giriyor, okula tekrar başlıyorsunuz ve bir de bakıyorsunuz ki bazı sıralar boş. Bir anlam veremiyorsunuz önce ama diyorlar ki ailesiyle birlikte taşınmışlar. Kalbimin “güm güm” çarpmasına sebep olan insanlara hafiften bir nefret beslemeye başlıyorum ben de, çünkü hiç bir şeyin farkına varmıyorlar… Cidden başka insanlardan etkilenip de onlara aynı şeyi yaşatamayacağını bilmek çok kötü bir his. Sadece aşkımsı duygular yok burada, bir nevi acizlik. Karşındaki yüzüne bir tokat atıyor ve acısını bütün kalbinle hissediyorsun, fakat aynısını yapacak gücün yok. Hiç kimseye tokat atabilmiş değilsin, özellikle de güçlü kimselere tokadın acısını asla tattıramayacaksın. Anarşist hücrelerimi ayağa kaldıran bir gerçek…
Sekizinci sınıfın ortasında çok sevdiğim okulumdan ayrılışım var, ne kadar da zor olmuştu benim içim. Hep sevdiğim insanlardan uzaklaştım ve o insanlar bir daha eskisi gibi olmadılar. Değiştiler, değiştik… Ve birlikte değişmediğimiz için yabancılaştık. Onları yeni halleriyle görmek bile istemiyorum, anılardaki o güzel halleriyle kalsınlar…
Tabi yeni bir okul, yeni bir ilçe, yeni insanlar derken pek ayrılık acısı çekecek vaktim olmamıştı. LGS tam kaburgalarımın ortasına attığı tekme ile yeni bir sıraya oturttu beni. Bu yeni okula pek alışmadım, o yüzden ayrılışıma da üzülmedim. Hatta bittiğine memnun bile olmuştum, “bully” ler filan vardı resmen bu okulda.
Lisenin bitişini de son günlere kadar fazla önemsemiyordum, ama ne zaman ki sınıfı boş bir halde görmeye başladım hüzünlendim. Hele serbest kıyafet gittiğiniz o son gün yok mudur… İyi arkadaşlarım olmuştu lisede, fakat hepsi de part-time idiler; okuldan sonra hep eve gittiğim için arkadaşlıklarım hep part-time… Yine “güm güm” insanları olmuştu, sonrasında başka sınıfa transfer olan birileri. Ne garip iştir ki anlayabilmiş değilim, bazı insanların yanına yaklaşamıyorsunuz, bu aşk değil, bu başka bir şey. Koruyucu bir enerji kalkanları var sanki ve onların yanına gittiğiniz zaman size zarar vermeye başlıyorlar ve onlar bunun farkına bile varamıyorlar…
Lise bitince ilk defa ailemden ayrıldım ve bir daha hiç bir şey eskisi gibi olmadı…
Üniversite zamanı hep eve dönüşü bekledim, fakat okula gidişlerimden bir tanesinin öncesinde öyle kavgalar yaşandı ki evde bir daha dönemeyecekmiş gibisine gittim bir seferinde… Döndüğümde ailemi bulamayacakmışcasına… Belki de o yüzdendir ki hayatımda ilk defa kız arkadaş edindim (bu fiil uymuyor pek ama uzunca şöyle diyebiliriz: “kız arkadaşımın olmasına izin verdim”) ve sonrasında ondan ayrılış da hüzünlü olmuştu.
Yakın zamana gidince de ülkemden ayrılış var. Pek sevmiyor gözükürüm kendisini, hatta ailemle birlikte yurt dışında yaşama seçeneğimiz olsun bırakır giderim doğrusu, fakat yine de her gün haberlerini takip etmeden yapamam. Gizliden de olsa seviyorum uslanmaz ülkemi…
Liste baya uzadı değil mi? Biraz yüzeysel oldu tabi, ayrılıkları pek deşmek istemez insanlar. Diyeceksiniz ki bunlar da ayrılık mı? Haklısınız. Ben de düşündüm ötesini… Ölümün ayırdığı insanları, yaşamına yetişemediğimiz halde sevdiğimiz insanlardan ayrılmanın hüznünü, sahabi olup da vahyin son harflerini işitmenin hüznünü, Adem olup da cennetinden kopmanın hüznünü… (bu noktada epey düşündüm, şeytan olup da rabbinden ayrılmanın hüznünü de katmak doğru olur mu diye… şeytanın da hüznü var mıdır acaba, varsa ne acı olsa gerek…)
Sonra da dedim ki kendime madem ayrılıklar acı veriyor, madem ayrılıklara dayanamıyorsun sen de kimsenin seni ayıramayacağı bir ele sarıl… Öyle ya, hiçbir şekilde zarar veremez Allah’a hiçbir kimse…