6 Notlar

Kaşe

Bürokrasinin ülkesi… Kağıtlar havada uçuşuyor, içindekinin öneminden değil ama, gösteriş olsun diye; usule uymak, kitabına uydurmak adına. En ufak şeyde yığılıyor evraklar, takip ediyorsunuz çizgileri, bir ona bir buna imzalatıyorsunuz, nihayetinde çekmecede yerini alıyor A4’ler… Kaybedilmemesi gereken kağıt parçaları veriyorlar. İnsanların yeri doluyor bu ülkede, ama kağıt parçalarının asla!

Gereksiz seremonilere ta küçüklükten alıştırılıyoruz, “sayın müdürüm” sözüyle başlayan yüzlerce konuşma işgal ediyor hayal gücümüzü. Devletin nesnesi olma sürecinde insanlıktan çıkıyoruz… Bize sormadan belirleniyor hayatımız, zorunlu olanları yapmaktan hayalleri kovalamaya vakit kalmıyor… Hayatın amacı “hayatta kalmak” haline geliyor. Oysa zorunda olduğumuz için değil, sevdiğimiz için yaşamalıyız, çünkü yaşamak güzel…

21 Notlar

Masallar

İlginç değil mi? Bazen mutlu oluyor insan, bazen de unutuyor önceki mutluluğunu. Dünün sevinci dahi uyuyup uyanınca gitmiş olabiliyor… Bizi Disney büyüttü ya prenseslerle dolu bir dünyada, o yüzden gerçek sanıyoruz masalları. Kah oturup kurtarıcı bekliyor kah atı mahmuzlayıp yollara düşüyoruz. Bazen umutsuzluk kaplıyor içimizi bazen de yalanlarla avunuyoruz, çok azımız inanıyor perilere ve onlardan yardım görenler bir avucu geçmiyor…

Başka insanların “gerçek” adını verdiği masallardan kaçarak hata mı ediyoruz..? Görmediği şeye inanmayan katı insanlara mı dönüşmeliydik bizler de..? Onların algılarına esir mi etmeliydik düşüncelerimizi..?

Umudumuzdan vazgeçmekle ne geçecek elimize..? Hayal kırıklığından korumuş mu olacağız böylelikle kendimizi..? İncinmekten bu kadar mı korkuyoruz..? Hayallerimizden vazgeçecek kadar..?

Belki de elimizden geleni yapmıyoruzdur, yeterince güçlü değildir rüyalarımız. Oturup beklemek yahut koca ejderhayı devirmek yeterli değildir belki de… Sevgiyi yaratana elimizi dahi açmadıysak, yeterince istemiyoruzdur belki de…

13 Notlar

Dattiridat

Eğlence anlayışımızın merkezinde gürültü yatıyor. Yeterince ses çıkarttığımız taktirde başkalarını da eğlenceye dahil edeceğimizi zannediyoruz. Bütün mahalleyi uyanık tutan davul zurna sesleri yetmiyor, klakson çalan konvoylar şehre dağılıp herkesin rahatsız edildiğinden emin oluyor. Hastalar uyandırılıyor, kitap okuyanlar aynı satıra bağlanıp kalıyor, konuşanlar birbirini duyamaz hale geliyor. Düğün dernek olmasa da gürültücüyüz, trafikte bol bol bağırıp kornaya sarılıyoruz. Hüznümüz dahi gürültülü bizim, cenazeler bir kıvılcımla slogan sahasına dönüşebiliyor, kurtları döküyoruz öldürene meydan okurcasına!

Daha az düşünüyoruz hal böyle olunca, gürültüden kendi sesini bile duyamıyor insan. Sessizlik arayanlar dışarıda bulamıyor, kalın duvar ve camların arkasına çekilmek zorunda kalıyorlar, kuş ve yaprak sesine hasret… Az düşünüp çok iş yapıyor olsak yine idare eder diyeceğim, çok yaptığımız tek şey konuşmak. Olur olmaz konularda çene yormasını iyi biliyoruz. Herhangi bir sonuca ulaşmak için değil ama, konuşmak için konuşuyoruz. Bilgimiz olmasa bile konuşuyoruz, ne de olsa varlığımızın işareti konuşmak…

Birbirine laf sokmadıkça rahat edemeyen insanlar var bizde, gün boyu dört bir yanda memleket meseleleri konuşuluyor ama bir türlü sonuca ulaşılamıyor. Dinlemiyoruz çünkü, tek önemli olan kendi söylediklerimiz… Öğretmenlerin sınıfı susturması gerekiyor, tekrar, tekrar ve tekrar… Kazık kadar adamlar dahi bir toplantıya katıldığında, birilerinin sessiz olun demesi gerekiyorsa bir sorun var demektir. Arpamız mı fazla geliyor? Yoksa sessizliğin anlamını öğretmemişler mi bizlere..?

Konuşarak söyleyebileceklerimizden çok daha fazlasını anlatır bazen sessizlik. Sükut düşüncenin davetçisidir, sessizlik çökünce anlaşılır insanlar…

Söyleyecek sözü olmayanlar sussa yeter bize, sakin insanların toprağı oluruz birdenbire. Gürültü devam ettikçe birbirimizi anlamamaya devam edeceğiz.

16 Notlar

"Bir büyücü asla geç kalmaz, Frodo Baggins. Erken de gelmez. Tam gerektiği vakitte gelir…"

1 Notlar

Bir de oyun önerilerim var, gerçi bir tanesi henüz çıkmadı, sadece karakter yapma demosu var ve de Origin (EA’nin kendine has Steam’i diyebiliriz, arada inat yapabiliyor) hesabı oluşturmanızı istiyor, ama buna değiyor. Sims 4’ün karakter yapma demosu süper, bin bir çeşit gariplik burada, gel abla gel :P Origin hesabı açıp da bilgisayara kurduktan sonra boşa gitmesin diye Garden Warfare’nin 3 günlük ücretsiz oynama hakkını da kullanıyoruz, Plants vs Zombies’den tanıdık karakterlerle savaş alanına dalıp Team Fortress gibin ama daha eğlenceli maçlar yapıyoruz, ardından sticker toplayıp aksesuar, silah vs. açıyoruz, güzel yane :D Bir de One Way Heroics var, her adımda sizi takip eden karanlıktan kaçarken… Iıı, şey işte, ne yapmamız gerekiyordu, hah! Düşmanlarla savaşıp yeni eşyalar filan topluyoruz; basit ama güzel, eğlenceli, tekrar tekrar oynama isteği oluşturan Rogue gibin RPG’li indie, ne ararsan var yani :D

8 Notlar

Film önerileri getirdim sizlere, gerçi izlemişsinizdir muhtemelen ama olsun :)

3 Notlar

Kayıp Hikaye - 1

Dalgaların sesiyle uyandı. Yerdeki ufak çakıl parçalarının yüzünde bıraktığı izden habersiz bir şekilde ayağa kalktı. Neredeydi böyle? Başı ağrıyordu, belki de bütün geceyi çıplak halde toprağın üzerinde geçirmiş olmasından… Eklemleri şişmişti, zemin sert olduğu için mi? Yoksa dayak mı yemişti? Hatırlayamıyordu hiçbir şeyi…

Uçsuz bucaksız denizi arkasına aldı, koyu mavi dalgaların sonu yok gibiydi, gri bulutlar yağmur taşıyordu belki… Giyecek bir şeyler bulmalıydı, civarda yerleşim yeri varsa bu haliyle görünmek istemiyordu. Doğal bir ihtiyaç, insanın içinden gelen, fakat neden böylesine zor, bir parça bez dahi bulmak..? İki küçük tavşan hızla yanından geçti, kıyıdan uzaklaştıkça ağaçlar yükseliyordu. Belki de yeterince büyük bir yaprak yardımcı olurdu, şimdilik… Ağaca uzandı, serin rüzgar bütün hücrelerine işlerken yapraklarla dolu bir dal koparttı…

Telefonu yanında olsaydı işler daha kolay olurdu, bir arkadaşını arayıp düştüğü cehennemden onu almasını isteyebilirdi, en azından nerede olduğunu öğrenmek için uydu sistemini kullanırdı… Telefonu, cüzdanı, pantolonu, kısaca üzerindeki her şey yok olmuştu. Bilgisayarların egemenliğini engellemek adına geleceğe gönderilmiş bir Terminatör olduğunu hayal etti; fakat iki temel sorun vardı: Kendisini bir yıkım makinesi olamayacak kadar yorgun hissediyordu ve etrafta medeniyetten eser yoktu!

İlerlediği yol sık ağaçların arasından geçmekteydi; şimdiye kadar birkaç sincap, ufak bir tilki, öbekler halinde uçan bir düzine arı dışında herhangi bir canlıya rastlamamıştı. Belki de yanlış yolu takip ediyordu, balta girmemiş bir ormanın kalbine yürüyor olabilirdi, karşısına çıkabilecek gizemli canavarları düşünmemeye çalıştı…

Aklını meşgul edecek bir konu bulmalıydı…

Mesela nasıl olup da kendisini şu rezil konuma getirdiğini hatırlamaya çalışabilirdi. Saçma bir ilaç alıp da yılbaşı partisine katılmamıştı, mafya liderlerine kumar borcu da yoktu, kendisine böyle bir şaka yapacak kimseyi de tanımıyordu… Bir şekilde seyahate çıktığı gemi kaza mı yapmıştı? Hayır, böyle bir turu karşılayacak parası yoktu zaten. Hem şu anda odasında oturup yaklaşan sınavlar için ders çalışması veya ork şamanını 100. seviyeye getirmeye uğraşması gerekiyordu…

Dün hava güneşliydi, eve döndüğünde sıcaklık tavan yapmıştı. Sıradan bir gün gibiydi, rutini tamamlayıp ılık sütünü içmiş, uyumadan önce bir kaç sayfa kitap okumuştu, hepsi bu. Uyandığı vakit kendisini farklı bir kara parçasında bulmasına sebep olacak bir şey yaptığını sanmıyordu… Ve hava gittikçe soğuyordu…

Bir çıtırtı…

Nereden gelmişti bu ses..?

Bir “Hey!” sesi işitti, arkasından geliyordu; derhal o yöne döndü, yaprakları bedenine siper etmeye çalışarak…

-Bir yeni doğan daha, ha? Üzerine bir şeyler bulsan iyi edersin, kış yaklaşıyor…

-Özür dilerim, bana yardım ederseniz size minnettar olurum, bütün eşyalarım kayıp, kendimi bir anda burada buldum. Eve dönmeme yardımcı olursanız, ufak bir birikimim var, sizi karşılıksız bırakmam.

Adamın teni güneşten esmerleşmişti, koyu saçları uzamış, yıpranmış ve sakalına karışmıştı. Pejmürde bir deriyi kıyafet olarak kullanıyordu, uzunca bir meşe sopası vardı elinde, gerektiğinde ucunu kana bulamaktan çekinmediği bir silah… Karşısındaki yabancıyı tartan gözleri vardı, birikiminin ne olduğunu düşünüyordu sanki. Kalın sesini daha kısık bir tonda kullandı:

-İnan bana, evden çok ama çok uzaktasın. Gerçi bakış açısına göre değişir, belki de çok yakındasın, hatta evindesin…

Anlamsız sözlerdi bunlar, felsefe mi yapıyor yoksa, böyle bir anda..?

-Sanırım derdimi anlatamadım, şehir ne tarafta gösterirseniz bana yeterli olur.

-Şehir? En kalabalık aile merkezde yaşıyor, dilersen benimle gelebilirsin, o tarafa gidiyordum, hem sana giyecek bir şeyler buluruz.

Başka insanlar ve giyecek bir şeyler, başlangıç olarak iyi sayılırdı, “Tamam” dedi gönülsüzce, yeni yol arkadaşının tavrını pek beğenmemişti, fakat elindeki fırsatı kaçırmaması gerektiğini iyi biliyordu. Yerdeki çalıların dikenlerine aldırmadan yalın ayak yürüdü, oysa yanındakinin ayağında el yapımı çizmeler vardı…

"Eee, adın ne?" diye sordu çizmeli olan, bir an şaşırdı yaprakları tutan, adamın sessizliği bozan gür sesine değil ama ismini hatırlayamayışına… Bir tane uydurmak istedi daha fazla düşünmek yerine, "Kay" dedi tek çırpıda, sessiz ama güçlü bir şekilde…

-Anlamı nedir..?

-Evini bulan…

11 Notlar

Dipsiz Okyanus

Hayat bazen tekrara bağlıyor, insan geleceğe bakıp benzer şeyler görüyor ve karamsarlığa düşüyor. Farklı mekan ve kişileri içeren maceralara ihtiyaç duyuyoruz, kitap ve filmlerle bir süre oyalansak bile doyumsuz ruhumuz daha fazlasını istiyor…

Hayat bir macera fakat bizler onu zindana çeviriyoruz. Elimizde olmayanlara odaklanıyoruz sürekli, zenginiz aslında ama haberimiz yok… Kendimizi bilmeden başkalarını bilmeye çalışıyoruz, etiketler üzerinden savaşıp düşünceleri yarıştırıyoruz… Anlamdan kopup parçalara takılmışız…

Ve mutluluk istiyoruz, hatta tek amaç ve beklentimiz bu oluyor, ama gidip yanlış yerlerde arıyoruz mutluluğu, dışarıda, uzakta… Mutluluk içeriden gelir, rabbin hediyesidir, başkalarından istediğiniz taktirde bulamazsınız onu…

Kalbini nasıl yönetir insan..? Nasıl söz sahibi olur onun üzerinde..? “Aklına mukayyet ol” denir, ama kalbine denmez… Belki de yöneten kalptir zaten…

Öyle işte…

Okulların açılışı yaklaşıyor, havalar sıcak, internet anlamsız, oyunlar kısa zamanlı eğlence parçacıkları, okumak güzel ama okumaya başlamak meşakkatli… Yazmak kolay ama sorumluluk gerektiriyor, yazdıklarımın arkasında durmayacaksam ne gerek var yazmaya, palavralar atmaya..? Bazen diyorum hepsini silmeli şu yazdıklarımın, bir dolu pislik var çünkü içinde… Ama üşeniyorum… Bazen yazdıklarımı bütün insanlık okuyor diye düşünüyorum ve işte bu yüzden yazmamalıyım diyorum, çünkü yanlış anlaşılmalara sebep oluyor, kibri arttırıyor ve beklentiler doğuruyor…

Dipsiz okyanusların içine bırakıyorum kağıt dolu şişelerimi, umursamaz gibi davranıp göz ucuyla takip ediyorum, belki bir gören olur ve yazdıklarımı okurken suratının aldığı hali seyre dalarım diye…

Neye ihtiyacım var diyoruz hep, neyimizin eksik olduğunu sorguluyoruz, belki de asıl cevaplamamız gereken neyimizin fazla olduğu sualidir…

11 Notlar

Mordor…

Mordor…

14 Notlar

Minigurumi’ler :P

Minigurumi’ler :P

19 Notlar

Minik bir ahtapot yaptım bu sefer :D

Minik bir ahtapot yaptım bu sefer :D

11 Notlar

Mutlu Yıllar

Ne anlamsız şey şu doğum günü, 24 yıldır dünyada oluşumun hatırlatıcısı; bir önemi varmış gibi yüzüme vuruyor herkes, anlayamıyorum… Oysa unutsunlar diye elimden geleni yapmış, herkesten gizlemiştim; ama ailemden gizleyemedim ne kadar yaşlandığımı… Ve gülerek kutladılar günümü, gülümseyerek defalarca… Sıkıcı bir hal alana kadar, her “çok yaşa” sözüyle ömrümü uzatmaya çalışarak…

Bir fark oluşturuyor muydu varlığım, yoksa kendim için mi yaşamıştım bunca yılı..? Belki de başkalarının zararına olmuştu nefes alışlarım… İnsanları üzmüş, ağlatmış ve kızdırmıştım; bazen güldürmüş olmama rağmen, hem de sevdiğim insanları…

Bir arkadaşın gülümseyip de “dostum” deyişini hatırladım, garip oldu içim… Nasıl da ayrılıyor yollar zaman geçtikçe… İleride buluşan kavşaklar var mıdır ki..?

Doğum günü çocuğu olarak kimsenin mutlu bir yıl dilemesini istemiyorum bu sefer, hatta mümkünse bir daha doğum günüm kutlanmasın… Tekrar üzerine kurulu bir düzen muamelesi yapılmasın hayata. Geçip gidilen yolların geri dönüşü yok asla… Ve hayatın değerini bilmek lazım, saçma kutlamalarla değil ama, kalbin aklını kör ederek değil…

Bu sene de geçip gitti yıl dönümüm ve ben yine Hogwarts’a davet edilmedim… Hep şu muggle kanı yüzünden…

3 Notlar

Çağrı Yönlendirme

Gündeme oturma çabalarıyla suyu bulandırmak isteyenler var; gülünç ve yersiz iddialarla öne çıkmaya çalışan, kendi algısına ters işler yapmayı görev edinmiş bir kesim… İşine geleni söyleyen, eylemde sönük, öncülerinden fersahlarca uzakta… Alıştığımız üzere aslında, asıl sorun bu zihniyeti hala muhatap alıyor olmamız.

Gaflar üzerinden söz sarf etmeye gerek var mı, aşikar değil mi ekmek efendinin alakasız aday oluşu..? Her dakika tekrar gerektiriyor mu..?

Tepeden bakınca bir seçim rüzgarı esiyor Türkiye’de ve Gazze yine kan ağlıyor. Nedense gündemin yoğun olduğu vakitleri seçiyor İsrail… İstediğimiz vakit bu katliama dur diyebilirmişiz gibi konuşuyoruz sürekli, sanki sabrımız taşmak üzere ama yeterli kıvama ulaşmadığı için bekliyoruz… Sert tavırlarla yetiniyoruz ve halkın gözü boyanıyor, eskinin zulme destek veren yöneticilerden sonra böylesine bile razı belki de insanlar. Ama şahsen bana yetmiyor, ya itiraf edelim elimizin kolumuzun bağlı olduğunu ve gücümüzün yetmediğini ya da sahip çıkalım insanımıza! İki arada kalmak olmaz…

Yardım isteyen herkesi kış kışlayan kimseye saçma gelir tabi, dünyası tek olanın anlayabileceği konu değil bu. Kabuğuna çekilip dışarıda olanı inkar edene de ters düşer… Peki ya geri kalanlar..? Nasıl göz yumabilirler bu insanlık suçuna..?

Hadi tamam, Müslümanlar gaflet uykusunda ve kan davası peşinde koşuyor; peki ya insanlık, bütün herkes mi uyuyor..? Bu kadar mı güçsüz kalplerimiz..? Böylesi bir hale gelmek için mi okuduk, yazdık, çalıştık..?

Yazık…

Bir taraftan da, işte Türkiye, hodri meydan, iddianı kanıtla bakalım, hastalıktan kurtulup da yeniden dünya devleti olduğunu göster. Sessiz kaldığımız taktirde ortaya çıkacak ki bir arpa boyu bile yol gitmemişiz… Ve böylece bir gün sıra bize de gelecek…

17 Notlar

Pek bi seviyoruz yurt dışına çıkınca dükkan dolaşmasını, ama adamlar da epey güzel şeyler yapıyor…

12 Notlar

Durak

Bir şey beklememeyi öğreniyorum hayattan, rüyalarımı ve gördüklerimi kendime saklamayı öğreniyorum… Bazen fark etmiyor çünkü, bulunduğumuz çizginin dışına çıkamıyoruz ne yapsak. Seyrediyorum sessizce olanları, olacakları…

Ne ister ki insan dünyadan..? Huzur? Ama herkese ulaşmaz mutluluk, susuz kardeşleri izlerken elindeki bir damla suyu içebilir mi insan, gözlerini kapatmadan..?

Sadece ardını istemeliyiz belki de, dünyadakileri değil… O zaman da soruyorlar “Ne alalım sana?”, diyorum ki “Bir hiç verin, yeterlidir bana”.

Sahi, ne istiyorum ben? Dünya barışı filan mı yoksa..? Cidden öyle galiba, ne şan şöhret para galibiyet ne de mutluluk aşk ve yetenek, biraz da başkaları yaşasın, bana yetti zannımca…

Ama duruyorum yine de buralarda, oyalanıyorum zira, otobüsün gelişini bekliyorum aslında… Sonra kalkışını da bekleyeceğim… Madem bekliyorum, boşa geçmesin vakit, bir şeyler yapayım… Sırf alışkanlık…