5 Notlar

Silahlar Ülkesi

Kötülemeyi, eleştirmeyi ve yıkmayı iyi biliyoruz; oysa ihtiyacımız olan üretmek. Alternatifimiz olmayınca savaşma zorunluluğu doğuyor. Daha iyisini inşa etmek yerine başkasının elindekine saldırıyoruz. Birlikleri parçalar bir hal alıyor fırsatçılığımız. En öne en kolay yoldan geçmeye çalışıyor herkes, bütün şeritler doluyor ve ambulans geride kalıyor.

Fazla akıllı görüyoruz kendimizi… Herkesin bir bildiği var aslında, ama hepsini bilmiyor hiç kimse. Bu durumda danışmak en güzeli, bizse en beterini uygulamakta direniyoruz.

İsmimiz kalmış bir bizim, boşaltmışız içini. Yitirmişiz bütün değerleri. Ettiğimizi buluyoruz aslında, hakkımız neyse onu alıyoruz, sonra üstüne yine söyleniyoruz. Yaptıklarımız aynı hep, sonuçlar da şaşmıyor. Biz değişmedikçe kaderimizi değişmiyor…

Yaşanabilir bir dünya inşa etmek için izin almıştı insan rabbinden, ama iradesini yıkmak için kullandı. İnsana selef olan da böyleydi belki, belki de o yüzden sorulmuştu orada kan dökecek bir halef mi yaratacaksın diye… Öncekilerin yolunu mu izleyecek insan da..? Ne beleşçi canlıyız böyle…

23 Notlar

Hızımı alamayıp sepet, şapka gibi şeyler örmeye başladım bu sefer de :D

9 Notlar

Dünya Hali

Kelimeler anlamsız, yazılacak bir şey kalmamış. İfadesizliğe bürünmüş harfler, boşlukta asılı kalmış eylemler… Ne diyebilir ki suskunluğumuz, susuz kalışımız..? Ölüyoruz dünyada, ölmeye geldiğimiz diyarda; sebepsiz kalıyor dert edindiklerimiz… Ne var ki arkaya baktığımızda, önümüzde gördüklerimizden başka..?

İşte yine biz, bir köşede kendi katilimizi oynuyoruz, diğerindeyse görünmezi… Allah görüyor insanlar görmese de; başka nasıl dayanabiliriz ki hayata, yaşamaya..? Bir ümit öteler güzeldir deyip temiz kalmaya çalışıyoruz… Ama her taraf kir…

İnsanlığı kendisine saklıyor herkes, dost olmayanı düşman belliyor. Yalnız kalıyoruz kalabalıklar içinde ve bir bir eksiliyoruz… Geçmez bir hastalık gibi nüksediyor, aynı sahnelerin tekrarı hep…

Söz kesmez olmuş savaşı…

27 Notlar

Amigurumi filan yapıyorum bu aralar :D

10 Notlar

Yok Edici

Korumak adına uzanan zehirler sarmış etrafımızı, hastalık sanılan böcekleri ve onlarla birlikte sağlığı söküp atan… Bilgili cahillerin zararı daha büyüktür ya, ardını umursamayan ziraatçının durumu da aynı şekilde; “zehir” etkisini ilaçlamadan bir süre sonra “kaybeden” kimyasalların arkada bıraktıklarından habersiz insanlar…

Zararlı kabul edilen canlıların organizmalarına kolaylıkla geçiş yapabilen maddelere zehirli bileşikler bağlanıyor, ilaçlamadan sonra böcekler ölüyor, zehirli elemanlar doğal şartların etkisiyle uçup gidiyor ve geriye kimyasal kökler kalıyor. “Zehir” adını içermemesine rağmen vücutta biriktiği taktirde hücrelerin ölümüne yol açan, kanser ve birçok yeni hastalığı tetikleyen kökler… Ve sadece kopardığımız meyvenin üzerinde değil bu kimyasal artıklar; dallara, yapraklara, suya ve toprağa karışmış vaziyette, havadan yapılan “ilaçlamanın” ulaştığı her yerde… Sadece bizim için değil, bütün yaşayanlar için bir tehdit unsuru; ağaçtaki meyveyi yıkama imkanı olmayan bütün hayvanlar için… Ama bütün bunların ne önemi var ki? Önemli olan şişirilip makyajlanmış ürünlerden maksimum gelir elde etmek, yeter ki para cebimize girsin…

Dünyaların kıyameti oluyor insan, hem de defalarca; yok etmesini öğreniyor kendi topraklarında, kendi üzerinde… Hem de var etmeyi bilmeden…

6 Notlar

Taksimetre

Sisli bir salı sabahı, yahut sıcak yazın bir başka saati. Ankara’dan uzaklaşıyor adımlarım, sırtımda yüklü çantalar, elimdeyse ağır ama tekerlekli bavullar… Bir taksi duruyor önümde, bilmeden biniyorum şiir taksi olduğunu, diğer hepsi gibi sarı olduğundan belki de. Yarı yolda diyor güler yüzlü şoför: “Sana bir şiir dinleteyim bak.” Teybe takılı ufak bir flash bellek, camlar yavaşça kapanıyor ve sakin bir melodi araya giriyor…

Demek yolda şiir dinleyen taksicilerimiz de varmış, demek insana insanlık katmak isteyenlerimiz varmış… “Aman” diyor, “Ne olursan ol bir idealin olsun, Bilkent mezunu insan gidip de KPSS memuru olmamalı, yazıktır. İleride öğretim görevlisi olursan lütfen sıradan insanlar yetiştirme!”

Ne çok var değil mi şu kopyalardan, aynı kalıptan çıkmış hayallerin peşinde koşanlardan..? Kendisi olmak yerine insan bir başkası olmayı seçiyor, daha kolay çünkü, okuduğunu uygulamak gibi. Bırakıyorsun kendini ve izlediklerinin rengine bürünüyorsun… Başka bir dünyada olumlu sonuçlar alınabilirdi, ama bu zamanın insanı güzel renklere boyar mı hiç, hele ki halka açık televizyon yayınlarında..? Kumanda elimizde fakat kontrolü kaybediyoruz, maalesef biz televizyonu nasıl kullanacağımızı bilmiyoruz. Tıpkı internetten anlamadığımız gibi… Akışa kapılmakla meşgulüz yeni yollar açmak yerine, bir nehre bırakacaksa insan kendisini bu kesinlikle doğadaki olmalı…

Taksinin plakasını yazmıştım bak, bir de dinlediğim şiirlerden parçalar, bulabilmek için döndüğümde… Ama kaybolmuş kağıdım, bilmeden atmışım ve kayıplara karışmış şiir taksisi. Belki bir gün sizin karşınıza çıkar…

24 Notlar

Master’a kabul almışım :P

Master’a kabul almışım :P

6 Notlar

Mülakat

Ufak bir kabus, takip eden gün ışığı… Yağmur mu var gökte, yoksa yıldız mı..? Planlanmış bir vakti bekliyorum heyecandan kaçmaya çalışarak; yakalıyor beni ara sıra, fakat gitmeme izin veriyor. Yüksek sesle şarkı söylüyorum fısıltıları susturmak adına, komşular uyanıyor…

Mülakat, görüşme, sorgu, ufak sohbet, selamlaşma… Hangisi..? Hangisine gidiyorum kuyuya atlar vaziyette..? Erken geldim, koridorda bekliyorum bir süre, cesaret toplamak için dik duruyorum, ellerim belimde, Tarzan’dan Son of Man’i mırıldanıyorum… Belirlenmiş olandan 28 dakika önce kapı aralanıyor, sanırım gelmeyen birisi oldu, sıra bende… Tıraş olurken ufak bir çizik attığım yüzüm istemsiz şekilde gülümsüyor, işte başlıyoruz…

İngilizce konuşacaktık, değil mi? Odaya girince ortası boş oval bir masanın iki yanına dizilmiş öğretmenlere bakıyorum, düşündüğüm dört kişi… Yoksa dördüyle birlikte bir mülakatta karşılaşmış mıydık, farklı bir hayatta..? Bir başlangıç noktası veriyor Ahmet hoca, takip ediyorum, mümkün olduğunca iki gündür kurguladığım cümlelerle anlatıyorum hikayeyi. Kendi alanlarında istediğini bulamayan mühendislere aşina olduklarını işaret ediyorlar, gülüyoruz; birden farkediyorum ki beni sorgulamak için değil, dilimin ucundakileri söylememe yardımcı olmak için oradalar… Öğretmenlerle olan güzel bir sohbet gibi devam ediyor mülakat, biraz almış olduğum derslerden bahsediyoruz biraz da neden bu yolu seçmiş olduğumdan… Sonra öğretmeyi sevdiğimi açıklıyorum, araya yapmış olduğum programlama tutorial’larını da sıkıştırıyorum…Önermiş olduğum tez konusundan bahsediyoruz, Ersan hoca tabletinden sesli hareketli bir çizgi roman gösteriyor, bu tarz bir şeyler de düşünülebilir diye… Mühendislikte öğrenmiş olduklarını da projene katabilirsin diyorlar, bir artı olarak çantamda taşıyorum öğrendiklerimi…

Kollarım masada, ellerim anlattıklarımı desteklemek için farklı şekiller alıyor, bu ben miyim gerçekten..? Fazla mı rahatım yoksa..? Bir iki İngilizce takılması yaşıyorum, ama söylemek istediklerimin çoğunu söyledim, daha iyisi olabilirdi tabi, her zaman her yerde olabileceği üzere… Portfolyoyu geri veriyorlar, herkese geri vermemişler sanırım, bir anlamı var mı bilmiyorum, belki de boyutu büyük ve el işi olduğu içindir. Belki de kibarca olmadı diyorlar, al bunu başka okullara ver…

Bilmiyorum, sonuç hakkında hiçbir fikrim yok, birkaç hafta veya ay içerisinde mail’le bildirecekler. Odaya gidip ev halkına haber ediyorum, ardından yemeğe… Programa başvuran bir arkadaşa rastlıyorum (tabi ben katılan herkesi Google’dan filan arattığım için biliyorum üç yıl önce fotoğraf dersinden bir arkadaşın da katılmış olduğunu), mülakat hakkında konuşuyoruz, ona “Sevdiğin artist kim?” gibisinden standart sorular da sormuşlar, demek ki internette yazanlardan da gelebiliyormuş, sabah bakmıştım biraz… Detaylı bir tez fikri sunmamış o, fakat grafik öğrencisi olduğu için derslerde yapmış olduklarından oluşan bir portfolyo vermiş…

Odaya döndüğümde bir dolu eşya bekliyor beni, sarıp sarmalayıp depoya koyuyorum. Resimleri eve kargoyla yolluyorum. Son kalan bilgisayar kitaplarımı kütüphaneye bağışlıyorum. Akşama da bir güzel ziyafet, dönemin son yemek siparişi!

Eve gidip de her şeyi unutma vakti artık, blog yaz dönemine giriyor… Her yaz olduğu gibi, evdeyken fazla yazamıyorum, çok sık haber beklemeyin yazarınızdan :P

Bu yaz da bir haftalığına bir yerlere gideceğiz, bu sefer analog makineyle çekeceğim, bin küsür değil de bir avuç fotoğraf olsun diye, daha değerli olsunlar diye… Başka yaz projeleri de var tabi, dijital resim çalışayım diyorum biraz… Beklemeyin yani beni, arada uğrar kaçarım ben… Biraz gülün mesela burada, Saints Row filan oynayın, yarın İlber Ortaylı’nın Kim Milyoner Olmak İster sunuşunu kaçırmayın, dizilerden Turn’e göz atın… Öyle işte, bu kadar :)

6 Notlar

Kutu kutu eşya, depoya koyması iyi hoş da geri alması olacak bir de bunun, ya eve gidecekler ya da yeni yurda, yazın biraz kas yapayım taşıyabilmek için en iyisi :D

5 Notlar

Eşya toplarken farkettiğim üzere dönem boyunca bir sürü çöp biriktirmişim, bundan sonra alıştırma için yaptıklarımı silinebilir yüzeylere çizme kararı aldım…
Ya da neyse, kağıda çizip vakitli şekilde geri dönüşüme atarım…

Eşya toplarken farkettiğim üzere dönem boyunca bir sürü çöp biriktirmişim, bundan sonra alıştırma için yaptıklarımı silinebilir yüzeylere çizme kararı aldım…

Ya da neyse, kağıda çizip vakitli şekilde geri dönüşüme atarım…

16 Notlar

Yoldan yazılar yine, yolun yazdırdıkları…

10 Notlar

İllüstrasyon Günlükleri 25 - Portfolyo, o kadar hazırladık içine de bakalım bari :D

13 Notlar

Bir kumar oynuyorum sanırım, el yapımı portfolyo, kes-yapıştırı bol, ya sevecekler ya da nefret edecekler :D

Bir kumar oynuyorum sanırım, el yapımı portfolyo, kes-yapıştırı bol, ya sevecekler ya da nefret edecekler :D

3 Notlar

Kum Saati

Kötü bir rüyaymışcasına uyansak şu uykudan, başka bir güne başka bir gecede… Masadaki kırıntılar bile duruyor olsa yerinde, televizyonun ışığı yansısa duvarlara… Yavru bir köpek gibi yumulsam kanepeye ve durdursam zamanı…

Dönüp duruyor yıldızlar, çizgiler ekleniyor tanıdık yüzlere ve farklı renkte teller… Bütün yapraklar düşene kadar izlemeye mahkum muyum..? Aldırmasam, düşünmesem ve onlar gibi olsam..?

Eskiden de böyle miydi yaşamak, yoksa sıra bize gelince mi değişti işler..?

Kuşları kovalayan bir kedi geçiyor uzaktan, güneş görünmüş bulutların arasından, bahara bırakmış yerini sanki yağmur. Umut vermeye çalışıyor gibi hava, verse ya cidden, ne güzel olurdu… Ama hayır, birazdan güneş batacak ve soğuk basacak. Yanmayan kalorifere yaslayacağım üşüyen ayaklarımı ve buz gibi demir bile içimden sıcak olacak…

5 Notlar

Araf

İçindeki zehri kustu çürümüş tahtalara, unutmak istediği geçmiş ayaklarının altında bekliyordu, aynadaki karanlığa baktı ve tek yumrukta parçalara ayrıldı… Bir hiçti aslında, okyanustaki binlercesi gibi, ama bunu kabullenemiyordu bir türlü. Bir şeyler olması gerektiğini hissediyordu, fakat bir türlü olmuyordu…

Bir zar oyunuydu başarmak, aptal bir tiyatro sahnesiydi. Süslü kıyafetlere bürünmüş hayvanların yapmacık hareketlerini izlemeye zorluyorlardı onu. Her şey ortadaydı aslında, buna rağmen kimse bilmiyordu gerçeği… Kaçmak istedi yaşamaktan, ama ölemiyordu bir türlü, yanındakilerdi hep kurtulanlar… Korktu yaşamaktan, mutlu bir ana hapsolup da ölümden kaçmaktan korktu…

Böcekler ağlıyor, insanlar fısıldıyor, cihazlar homurdanıyor… Öyle çok ses çıkıyordu ki… Bütün kulaklarını tıkamasına rağmen duymazdan gelemiyordu… Susun diye haykırdı yıldızlara, gözleri kamaştı ışığında. Yeterince göz yaşı dökünce kavuştu uykuya ve hiç bırakmak istemedi rüyaları… Bir ezgi çınlıyordu uzaktan, kimselerin duymadığı güzellikte. Notaları yazmaya çalışmadı, ne de olsa unutacaktı. Sadece dinledi… Gözleri açılıncaya kadar…